Site Rengi

DOLAR 5,7000
EURO 6,3196
ALTIN 269,9
BIST 106.785
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu

Türk toplumunda, toprağın özel mülkiyete evrimi ne zaman tanımlanmıştır?

08.05.2019
82
A+
A-

Klasik feodal sistemle geleneksel Osmanlı düzeni karşılaştırılırken, aralarındaki ayrılığın artık-ürünün alınış biçiminden ileri geldiğini saptamıştık. Bu dönemdeki Türk toplumunda, artık-ürünün reayadan alınış biçimi; devletin toprağın mülkiyetine sahip olma hakkından doğan ve bu nedenle çeşitli vergiler adı altında asker-memur niteliğindeki kimseler tarafından, devlet adına artığa el koyma biçiminde gerçekleşmekteydi. Batı feodalitesinde ise toprağın mülkiyetine senyör sahipti ve bu hakka dayanarak artık-ürünü dolaysız bir biçimde ele geçiriyordu. Bu iki yapı arasındaki temel ayrılık olarak sözünü ettiğimiz bu benzemezlik, toprağın mülkiyet biçimlerinin iki toplumda farklı oluşuna indirgenebilir. Bu farklılıktır ki, Türk toplumunun kapitalist üretime evrilmesine en büyük engeli teşkil etmişti. Çünkü kapitalist üretime geçişin temel koşullarından biri, toprakta özel mülkiyetin varlığıdır. 16. yüzyıldan itibaren bozulmağa başlayan tımar sistemi, yerini yeni ilişkilere bırakırken, sosyal, ekonomik ve politik alanda da değişiklikleri beraberinde getirmişti: Geleneksel yapıda üretim ilişkilerinin özünü, reaya sipahi-saray ilişkileri oluşturmaktaydı. Toprağın mültezim, ayan ve ağalara sunulması ve zamanla bu üçlünün güçlenerek derebeyleşmesi, üretim ilişkilerinin özünü de değiştirmişti. Türk toplumunda tımarların bozulmasıyla birlikte, üretimi denetleyen güçler birer otorite haline gelirken, saray da aksine güç kaybediyordu. Türk toplumunda saray gücünü yitirdikçe, yeni oluşan bey ve ağalar toprağın sahibi gibi davranmağa başlamışlardı. Artık saray bunlarla baş edemez olmuş, hukuki olarak toprağın sahibi kendisi olmasına rağmen, pratikte bu hak işlemez olmuştu. Bu değişen ilişkilerle birlikte. Osmanlı toplumunda, artık-ürünün almış biçimi de değişmiş ve bu yeni üretim ilişkileriyle toplum batı feodalitesine daha benzer bir duruma gelmişti, ama birkaç yüzyıl gecikme ile: «Derebeyliğin varlığı için bazı koşullarında varlığı gereklidir ki, bu koşullar Anadolu’da çok geç oluşmuştur. Derebeyliğin meydana çıkması, öncelikle, bu kişinin önemli çapta toprak mülkiyetine sahip olmasına bağlıdır. Sonra, mülkiyetin kendisine verdiği maddi olanaktan yararlanarak toprağındaki insanları kendi siyasi ve İdari egemenliği altına alması, bir oranda özerk olan bir bütün yaratması, istediklerini kabul ettirmek için, emrindeki insanlarla silahlı bir güç meydana getirebilmesi şarttır. «Tabiatıyla, bu oluşumun gerçekleşmesi için büyük toprakların rahatlıkla özel mülkiyete geçebileceği, zayıf merkezi otoritesinin kendi uzağındaki gelişmelere karışamayacağı bir düzen gerekir. Geleneksel Osmanlı düzeninde hem bu şartlar yoktur, hem de devlet, uzun süre, şartların belirmemesi için adeta bilinçli bir mücadele yapmıştır. «Osmanlı toplumunda 1550’den sonra başlayan eğilimler ve Celali isyanlarının yarattığı karışıklıklar, işte bu geç kalmış derebeyliğin ortamını hazırlamıştır.» (I. Cem). Toprakta özel mülkiyetin evrimini görebilmek için, tımarların bozulması ve hazineye gelir sağlamak amacıyla toprağın, yeni kişilere sunulma biçimlerine kısaca göz atmak gerekmektedir: Tımarların boşalması iki biçimde olmaktaydı. Birinci olarak, ya ölüm sonucu tımarlar kendiliğinden boşalmakta, ya da sipahi ekonomik nedenlerle tımarı kendiliğinden terk etmekteydi. İkinci olarak devlet, bizzat kendisi bozmaktaydı. Boşalan topraklan devlet, yeni bir tımar beyine vermeyip, devlete «mukataa» yapıyor, yani kendisine gelir kaynağı temin etmek için toprağı parası olanlara bırakıyordu. Tımarları parası olanlara sunmak, rüşvet karşılığı olarak bu gelir kaynağından yararlanma hakkını vermek, 1650’lerde resmi bir biçim aldı. Toprağın paralılara sunuluş biçimi iki şekilde olmaktaydı: Bunlardan birincisi ve kestirme olanına göre, devlet, boşalan tımarların gelirinin toplanması hakkını, belli bir bedel karşılığında «mültezim» denen kişilere bırakıyordu. Mültezim, belli bir vilayetin toprak gelirlerini iki seneliğine toplama hakkını satın alabilirdi. Hazine mali sıkıntı içine girdikçe, bu hak süresi daha da uzatılabilirdi. Temel üretim aracının, zenginlere bir diğer sunulma biçimine göre ise, toprakların ilgili kişilerce malikane yapılmasına izin verilmekteydi. Bu uygulama malikane alan kimselerin elde ettikleri hakkı, bir mülkiyet hakkı biçiminde yorumlamalarına yol açtı. Çünkü bu hak, malikaneyi alan kimseye ondan, hazinenin istediği ödemelere karşılık, ölünceye kadar yararlanma hakkı veriyordu. İster mültezim usulü ile olsun, ister malikane usulü ile olsun, paralı kişilere toprak sunulunca, bir nevi batı feodalitesine yaklaşan bir yapı içinde oluşan derebeyler, çok kısa bir süre içinde toprağın yararlanma hakkını ele geçirmiş ve bu hakkı hızla mülkiyete yöneltmeyi başarabilmişlerdi. Devlet bunlarla mücadele etmek bir yana, gücünden yitirdiği oranda onlarla iş-birliği etmek ve hatta onlara el açıp, sığınmak zorunluğunda kalmıştı. Bey ve ağalarca, toprağın özel mülkiyet koşullan altında kullanılır olması, hukuki statüyle uyuşum göstermiyordu. İç ve dış zorlamalarla, bu pratik durumun hukuki kılıfı bulunmak isteniyordu. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet dönemleri, toprak sorununu çözmek için harcanan çabalarla doludur. 1847 tarihli bir resmi bildiri ile kız çocukların da miri topraklara sahip olabilecekleri kararlaştırılmıştı. Bu bildiriden az sonra bir emirname ise, kesinlikle konmuş bir yasağı kaldırmakta ve kadınların eline geçmiş bulunan toprağın da miras yoluyla intikaline cevaz vermektedir. Osmanlılarda, toprakta özel mülkiyetin hukuki olarak tanınmasına en büyük kolaylığı gösteren girişim, 1858 Arazi Kanunnamesi ile olmuştur. ilgili kanuna göre, toprakların bağlı olduğu hükümler, özel mülk topraklarına hayli benzemekte; toprağın satışı ve devri bazı sınırlamalarla serbest bırakılmaktadır. Tımar usulü kalkmış olduğundan, bu topraklar tasarruf sahiplerine tapu ile bağlanmakta, ferdi tasarruf hakkı kabul edilip kanuni teminata alınmaktadır. 1870 yılında çıkan bir nizamname ile toprakların devir ve temlikindeki sınırlamalar daha daraltılmış ve 1880 tarihli bir kararname ile de, hazine devlet topraklarını özel mülk olarak satabileceğini ilan etmiştir. Nihayet, 1913 yılında «emvali gayrimenkullerin tasarrufu» ile ilgili kanun toprağın satımına elvermekte, geçerliğini sürdüren özel mülkiyet düzeninin hukuken biçimlendirilmesi tamamlanmaktadır.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.