Site Rengi

DOLAR 5,7371
EURO 6,3486
ALTIN 269,1
BIST 106.674
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu

Osmanlılarda toprağın mülkiyetine kim sahiptir?

08.05.2019
83
A+
A-

Toplumsal üretimin büyük bir bölümünü tarımsal üretimin oluşturduğu Osmanlı toplumunda, toprakların ve doğal kaynakların mülkiyeti genel kural olarak kamunun elindedir, özel mülkiyet konusu olan toprakların genişliği büyük bir yer tutmamaktadır. Özel mülkiyette bırakılan toprakları, şehirlerdeki bağ ve bahçelik yerlerle sonradan fethedilen ve özel mülkiyetine dokunulmayan bazı yerler oluşturmaktadır, örneğin, bazı güçlü kürt bey ve ağaları ile Eflak ve Buğdan beyliklerindeki toprakların özel mülkiyetine el sürülmemiştir. Bu ayrıcalık tanımanın altında yatan en önemli neden, sarayın birtakım güçlü toprak ağası ve senyörle ya da etnik özellikten ötürü yöresel halkla çatışmaya düşmek istememesidir. Birinci dönemde, yani kuruluştan 16. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı toplumunda toprak rejimi, Dirlik sistemi denilen örgütlenmeye dayanıyordu. Osmanlılarda savaş sonrası bir yer alınınca, buranın topraklan, nüfusu, kaç hane olduğu ve verimi saptanarak, topraklar verim durumlarına göre tımarlara ayrılıyor ve askeri görev karşılığında sipahilere bırakılıyordu. Ya da sözü edilen topraklar daha büyük değerlerde iseler, gelirlerine göre Zeamet ve Has olarak ikiye ayrılıyor ve daha büyük kumandanlara veriliyordu: «Göreve yeni girmiş bir sipahinin derecesi demek olan 3000 akçeden 19.999 akçeye kadar olan kademe içinde bulunanların ödentisi Tımar deyimi ile adlandırılıyordu. 20.000’den 99.999 akçeye kadar olan kademe içindekilerin ödentisi de Zeamet türüne girmekteydi. 100.000’den yukarı ve üst sının milyonları kapsayan dirlik kademesi de Has olarak nitelenmişti». (M. Akdağ). Bu yöntemin (askeri ikta sistemi), Osmanlılara Selçuklu Devletinden miras kaldığı anlaşılmaktadır. Aynen Selçuklu askeri ikta sisteminde olduğu gibi, sipahiler artı ürünü çeşitli vergiler adı altında reayadan alıyor ve buna karşılık artı-ürünün değerine göre, saptanan sayıda cebeli (silahlı asker) savaş sırasında göndermekle yükümlü kılınıyordu: genellikle, 2000-3000 akçe gelir karşılığı olarak sipahi, savaş anında bir silahlı asker gönderirdi. Bu dönemde, Osmanlı toplumunda toprak rejimi, topraklan artı-ürünün alınış biçimi bakımından, üç bölüme ayırarak düzenlemektedir: öşriyye, Haraciyye ve Arz-ı miri. öşriyye adı verilen topraklar, bir yerin egemenlik altına alınmasından önce yerli müslümanlara ait olan veya sonradan müslümanların yerleştirildiği topraklardır. Öşriyyenin özelliği, toprağı işleyenin müslüman olması ve toprağın özel mülkiyetine sahip olmasıdır. Öşür adı altında, toprağın verimine, bölgelere ve üretilen ürünün türüne göre % 10-20 arasında vergi alman bu topraklar, istendiği şekilde tasarruf edilebilir, satılabilir ve İslam miras hukukuna göre parçalanabilirdi. Haraciye adı verilen topraklar, bir yerin egemenlik altına alınmasından sonra, yerli gayri müslim halkın özel mülkiyetinde bırakılan topraklardır. İşleyenlerin her türlü tasarruf hakkına sahip olduğu bu topraklardan, Harac-ı mukassem adıyla Öşür ve Harac-ı Muvazzaf adıyla arazi vergisi alınıyordu. Osmanlı toplumunda, toprakların büyük bölümünü Miri topraklar oluşturuyordu. Bu toprakların çıplak mükiyeti (rakabesi), Beytül Mal’e (devlete) aitti. Osmanlı toprak rejiminin karakterini oluşturan Miri Toprak Sistemi, ya da reaya-sipahi ilişkileri, Osmanlı toprak kanunnamesi ile düzenlenmiştir, «özellikle Orhan Bey döneminde ve sonra ele geçirilen yeni topraklar, genel kural olarak, işleyenler ister müslüman olsun ister hristiyan olsunlar miri arazi rejimine tabi olarak, devletin mülkiyetine alınmıştır. Bazı toprakların miri rejimin dışında tutulması ise daha çok bölgesel özelliklerden ve halkın etnik durumundan ileri gelmektedir. Osmanlılarda bu dönemde, toprakta özel mülkiyetin evrimine yol açabilecek bir kurala tanık olmaktayız. Bu kural aslında özel mülkiyetin gelişmesi için değil, bağ ve bahçeciliği geliştirmek amacıyla konmuştur. Bu kurala göre, bir kimse elindeki toprağa bağ dikmek, ağaç yetiştirmek ve duvar çekmek gibi emeklerle tarlanın özel mülkü haline gelmesini sağlayabilirdi. Ancak bu durum, sipahi ile reaya arasında önemli bir çelişme doğurmaktaydı. Ekim ve otlak olarak kullandığı araziyi bir kimse, bağ ve bahçe haline getirip o yerin özel mülkiyetine sahip çıkınca, sipahi artık toprağın mirlik niteliğine bağlı vergileri alamayacağından, gelirleri azalıyordu. Bu kuralla, bağ ve bahçeciliğin ve dolayısıyla özel mülklerin hacminde belli gelişmeler olmuşsa da, sipahilerin müdahalesi ile özel mülkiyetin evriminde, bu dönemde önemli bir gelişme olduğu söylenemez.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.