Site Rengi

DOLAR 5,6914
EURO 6,2874
ALTIN 275,2
BIST 100.471
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Sağanak Yağışlı

Osmanlılarda, batılılaşma hareketlerinin anlam ve önemi nedir? Böyle bir davranışa neden gerek duyulmuştur?

08.05.2019
66
A+
A-

1800’lerde Türk toplumunun sosyal-ekonomik ve kültürel açılardan batı karşısındaki geriliği, açık seçik görülmekteydi. Ekonomik yapıdaki çöküntü, gerek tarım ve gerekse sanayi kesimlerinde, üretici güçlerin belirgin bir gerilemesi ve hatta kesin bir yıkılımı görüntüsündeydi. Ticaret ve finans kollarında da durum bundan çok farklı değildi. Ayan ve derebeyler, temel üretim aracı toprağa sahip çıkınca, artık-ürünün doğrudan üreticilerden almış biçimi de değişmişti: Sipahinin dolaylı bir biçimde aldığı artık-ürünü, toprağın yeni sahipleri, dolaysız bir biçimde alır olmuşlardı. Hem de niceliğini artırarak. Üretim ilişkilerindeki bu değişme, doğrudan üreticilerin daha fazla sömürülmesi demekti. Sürekli bir yükseliş gösteren bu ekonomik baskıya, doğrudan üreticinin can ve mal güvenliğini ortadan kaldıran siyasal baskı da eklenince, köylü toprağı bırakmak zorunluğunda kalmıştı. Bu da tarımsal üretimin düşmesi demekti Tarımdaki çöküntünün yanı sıra, batının sınai ürünlerinin ülkeyi istila etmesiyle sınai üretim düşmüş ve hatta kesin bir yıkılımın eşiğine gelmişti. Gelmişti, Çünkü Osmanlı toplumunun 17. yüzyıla kadar uzanan döneminde, mevcut üretim ilişkileri, toplumun kapitalist üretime evrilmesine olanak sağlayamamıştı da ondan. Ekonomik yapıdaki bu çöküntü, toplumun tüm üst yapı kurumlarını da etkilemişti. Tımarların bozulmasıyla ordu çökmüş, Osmanlı devleti askeri yönden de batı karşısındaki üstün durumunu yitirmişti. Ayrıca, yeni üretim ilişkileriyle oluşan derebeyler, tarımdan aldıkları artığın merkezi otoriteye düşen bölümünü de vermez olmuşlardı. Osmanlı ordusunun zayıflaması yanında, batının da kışkırtması ile milliyetçi unsurların güç kazanması, imparatorluğun toprak kaybına ek neden olmaktaydı. Başka şeylerle birlikte tüm bunlar, bir yandan devletin gereksinimlerini artıran, diğer yandan da gelirlerini eksilten nedenler olmaktaydı. Artık devletin giderleri gelirlerinden birkaç kat daha yüksekti. Kısacası 19. yüzyılın başında, tam bir anarşi ve yıkılmam eşiğine gelen Türkiye, geri kalmış ve dışarıya el açan bir ülke durumundadır. Ülkede dirlik düzenlik bozulmuş, yeni oluşan derebeyleri her yerde egemenliğini ilan etmişlerdi. Toplumun bu döneminde, imparatorluğun çöküşüne engel olmak için bir çözüm yolu arayanlar, dönemin batı ekonomisine bakıp, ondan birtakım kurumlan «ona benzemek için» aktarınca geriliğin üstesinden gelinebileceği sanıldı: «… Değişik üretim biçiminin meydana getirdiği üst yapı kurumlarını, temeldeki üretim biçimine sahip olmadan aynen kabul etmek, bunları topluma yerleştirmeye çalışmak, ne ölçüde bir reformdur?… Eğer, sadece kurumlan kabul etme biçimindeki bir uygulamadan, «ben yaptım oldu» anlayışından ileri gitmeyen davranışlar reform ise, Mısır bu reformları Osmanlı devletinden en az yarım yüzyıl önce gerçekleştirmişti.» (T. Çavdar). Batılılaşmak ya da batı kültürünü aktarmak eğilimini doğuran nedenler birden fazladır. Tarih kitaplarında ileri dönüşüm hamleleri diye adlandırılan batılılaşma isteği, önce, imparatorluğun çöküşü karşısında onu kurtarabilmenin batıya benzemekle mümkün olacağına inananlardan gelmişti. Belli bir kesim için bu yargı doğrudur. Ama asıl etken, Osmanlı egemen sınıflarının çıkarları ve batı kapitalizminin Türkiye emelleridir. Batılılaşma hareketlerinden yarar sağlayan ilk kesim bürokrasidir. İster askeri olsun ve isterse sivil kesimden olsun bürokrasi, gerek rüşvet ve gerekse başka yollardan eline geçirdiği artık-ürünün bir bölümüyle küçümsenmeyecek oranda servetler yığmışlardı. 1800’lerin anarşik ortamında, mallarım ve canlarını güvence altına almak isteyen bu sınıfın, batı kurumlarına dört elle sarılması olağandı. Toplumda batılılaşmanın ilk ve en hararetli savunucuları bunlar olmuştu. Batılılaşmadan çıkan olan bir diğer sınıf da, büyük toprak sahipleridir. Temel üretim aracı toprağın mülkiyetine fiili olarak el koyan bu kesim, hukuki olarak da bu hakkın onayını istemekteydi. Batının özel mülkiyete ilişkin hukuk kuralları, reform diye topluma aktarılınca, bu istek yerine gelmiş olacaktı. Büyük toprak sahipleri, istekleri gerçekleşinceye kadar, bürokrasi ile birlik olacak, ama toprağın özel mülkiyete evrimi gerçekleşince bu birlik bozulacaktı. Batılılaşma eylemlerini destekleyen diğer bir sınıf da, ticaret ve finans kesimlerine egemen azınlıklarla (levantenler), yabancı uyruklu tüccarlardır. Bunlar, toplumda liberal ekonominin tüm gereklerinin yerine getirilmesini istemekte ve batılılaşmadan bunu anlamaktaydılar. Osmanlı toplum yapısındaki egemen güçlerin batılılaşma deyiminden neyi anladıklarını, I. Cem iyi bir biçimde özetlemektedir: «Batılılaşmanın ilk ve en büyük şampiyonları devlet yönetimindeki paşalar olmuştur… Bu paşalar, öteki vezirler ve devlet büyükleri, imtiyazlı durumlarına rağmen özledikleri can ve mal emniyetine, politik güce asla kavuşamamışlardır… 1800 yıllarında bu zümre hem canını hem de özelci ekonominin de yardımıyla gittikçe artan servetini emniyete almak özlemindedir… Aslında, öncelikle bu nedenlerden ötürü hasreti çekilen batılılaşma «memleketi kurtarmak» gerekçesiyle örtülüp «tek çıkar yol» şeklinde iyi niyetli padişahlara sunulacaktır. Batının yaşayışı, giyimi, kişiyi ve özel mülkiyeti emniyete alan kurumlan ithal edilince, devlet ve bu arada, tabii, yüksek memurlar kurtulacaktır…

Batılılaşmada çıkan olan ikinci zümre büyük toprak sahipleridir. Ayanlar, beyler, ağalar. Bu zümre toprak mülkiyetine fiilen el koymuş, 1808 sened-i ittifak’ıyla varlığını resmen kabul ettirmiştir. Ancak, elindeki toprağın hukuki mülkiyetine hala sahip değildir. Batı Roma hukukunun tavizsiz mülkiyet kavramıyla gelecek ve onların da kayıtsız şartsız egemenliğini sağlayacaktır. Batılılaşmanın yarayacağı üçüncü zümreyi, Avrupa’nın işbirlikçileri, gelişen finans kapitalizmi, devletin gerilediği oranda eski huzurunu kaybetmiş olan azınlıklar meydana getiriyor. Türkiye batıya açıldıkça bu zümre daha rahat yaşama olanağını bulacaktır.

Osmanlı ekonomik ve sosyal düzeninin ferdiyetçiliğe doğru gelişmesinde önemli bir aşama olarak beliren Batılılaşmanın bir büyük desteği de, tabiatiyle, bizzat batının kendisidir.»

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.