Site Rengi

DOLAR 5,6989
EURO 6,3184
ALTIN 269,8
BIST 106.785
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu

Osmanlı toplumunda, 16. yüzyıldan sonra oluşmaya başlayan yeni yapının nitelikleri nasıl özetlenebilir?

08.05.2019
86
A+
A-

İki asır öncesine bakılınca, 1800’ler Türk toplumu, sosyo-ekonomik ve politik açılardan tam bir yıkılımın eşiğine gelmişti. 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, gelirleri azalırken gereksinimleri aksine bir o kadar artan devlet, daha önce sipahilere bıraktığı toprak gelirini artık kendisi almak istemekteydi. Bu amacı gerçekleştirebilmek için, temel üretim aracı toprak, sipahilerden alınarak zenginlere sunulmağa başlanmıştı: «Para halindeki sermayeye en elverişli, adeta sığmak olabilecek yerin toprak olması gibi sebeplerle, giderek 18. yüzyılda, ister özel mülklerin ya da çiftliklerin genişlemesiyle olsun, ister şehirlerde ileri gelen tefecilerin, mültezimlerin, tüccarların temel üretim aracına (toprağa) sahip olmaya gitmeleriyle olsun, esas anlamıyla ayan ve derebeyler belirmeye başlamıştı. Tımarların has’a çevrilmesi ve hasların malikane olmak üzere satışı ile mahalli olarak güçlenen bu ayan ya da eşraf, tarihi bir oluşumun sonucu olarak ortaya çıkmışlardı. Bunlar güçlenirken imparatorlukta ekonomik, politik, hatta askeri gücün bölünmesinde, ilave bir sebep olacaklardı…» (M. Cezar’dan aktaran K. Ömer). Bu yeni uygulamayla birlikte, toplumda mevcut üretim ilişkilerinde önemli değişmeler oluyordu. Toprağı ele geçiren tüccar, tefeci ve ayan hukuken toprağın özel mülkiyetine sahip olmasa bile fiili olarak özel mülk sahibi gibi davranır olmuşlar ve artık-ürünü, toprağın özel mülkiyetine sahip olmaktan doğan bir hakla dolaysız bir biçimde ve hatta nitelik ve niceliğine kendileri karar vererek almağa başlamışlardı. Bu yeni ilişkiler, devletin gereklerini karşılamak şöyle dursun, aksine onu (devleti) iyice zayıflatan bir unsur olurken, diğer yanıyla da doğrudan üreticiyi üretim araçlarından koparan ve dolayısıyla tarımsal üretimi düşüren önemli bir etken olmaktaydı: «Yukarıda değinilen mülkiyet biçimindeki fiili değişiklik, ayan ya da derebeyin güçlenmesiyle doğacak ve gelişecekti. Bu da yeni üretim ilişkileri getirecekti. Nitekim eyaletlerdeki ayan 18. yüzyıl sonlarında iyice güçlenecek, yer yer merkezi otoriteye karşı duracaktı. Toprağa dayanan, yeni beliren bu egemenlik, askeri gücü de getirecekti. Büyük çiftlik ya da malikanelere bağlı olarak ortaya çıkan bu büyük toprak temerküzü tegallüple de beslenirken bir kısım halk üretim aracından ayrılıyordu. Tarihi gizil İşsizlik, sanayileşme olanağı bulunmayınca yaygın olacaktı. Nihayet kul olmağa hazır nüfus zaten vardı. Bunların bir kısmı üretimde çalışma yerine ayanın askeri olabilecekti. (K. Ömer). Osmanlı toplumunun tam bu döneminde, ticaret ve sanayi kesimleri de kesin bir yıkılışın eşiğinde bulunuyordu. 1838 Ticaret Antlaşması yapılmadan uzunca bir süre önce, batının gelişen makinalı sanayi ürünleri Osmanlı pazarlarını etkilemeye başlamıştı. Bu etki, cılız Osmanlı imalat sanayiini çökertmeğe yetti; bir yandan atölyeler ve tezgahlar azalırken, öbür yandan da işsizler ordusuna yeni ilaveler oluyordu. Gelişen batı kapitalizminin etkisiyle gerileyen, Osmanlı üretim güçlerinin kesin tasfiyesine engel olmak için, batının sanayi ürünlerine gümrük duvarı çekmek gerekirdi. Bunun tam tersi yapılarak, mevcut ve yetersiz olan gümrük engelleri de kaldırılıyor ve tam bir liberalizm uygulanmasına razı olunuyordu. Aynı dönemde, dünyanın en gelişmiş ve sanayileşmiş ülkesi olan ve liberalizmin şampiyonluğunu yapan İngiltere, diğer ülkelerin sanayi mallarına gümrük kapılarını kapatıyordu. Tam bu noktada bir soru akla gelebilir: Nasıl oluyor da, 16. yüzyıla kadar, üretici güçleri batıdan daha ger! olmayan ve belki de daha üstün olan Osmanlı toplumu, tam bir yıkılımın ve çöküşün eşiğine gelebiliyor? Aslında bu sorunun cevabı, Osmanlı toplum yapısının niteliğinde yatmaktadır. Ve bir cümle ile bu soruya verilecek cevap; klasik feodal toplumların kapitalist üretime evrilme çağında, Osmanlı toplum yapısının niteliği, kapitalist üretime evrilmeye yeterli değildi de ondan. Böyle toplumlara durağan, yani oldukça hareketsiz toplumlar denilmektedir. Bu yargı, Osmanlı toplum yapısı için de geçerlidir. Bazıları buna şiddetle karşı çıkarlar. Derler ki, Osmanlı toplumu durağan olsaydı, hem üretici güçleri ve hem de üst yapı kuramlarıyla bu kadar gelişebilir miydi? Ve bu dönemde, Türk toplumunun batı karşısındaki üstünlüğünü bin bir örnekle kanıtlamağa çalışırlar. Bu çaba sahipleri, Osmanlı toplumuna batı feodalitesine göre durağan denildiği zaman, neyin anlatılmak istendiğini ya anlamamışlar ya da anlamak istememişlerdir. Osmanlı toplumunun ilgili döneminde (batının feodal yapıya sahip olduğu dönemde), toplumdaki üretim güçlerinin batıdan daha gelişmiş olması, o toplumun hareketli bir üretim biçimine sahip olduğunu göstermez. Aksine, burada anlatılmak istenen, yani durağanlıktan kastedilen, toplumun kapitalist üretime evrilmede yetersiz oluşudur. Belli toplumların belli toplumlar karşısındaki üstünlüğü söz konusu edilirken, birincilerin üretici güçlerinin ve özellikle üretim araçlarının diğerlerine oranla daha gelişmiş olduğu anlatılmak istenir. Üretici güçleri daha gelişmiş toplumların, «genel doğra olarak», sosyal ve kültürel açılardan da daha gelişmiş olduğu söylenebilir. Bu genel doğrunun, toplumların tarihi gelişim süreci içinde ve belli bir dönemde, alınan bir kesit için geçerliği vardır. Ve bu kesit çerçevesinde bir anlam taşır. Başka bir deyişle, toplumların gelişmişlik durumlarının üretim biçimlerinden soyutlanarak karşılaştırılması fazla anlamlı değildir. Osmanlı toplumunun 16. yüzyıla kadar, batı karşısındaki üstünlüğünü kanıtlamağa çalışmak ve giderek toplumun geri kalmışlığını yalnızca dış güçlere bağlamak, böyle bir soyutlamanın güzel örneklerinden biridir.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.