Site Rengi

DOLAR 5,7415
EURO 6,3507
ALTIN 269,2
BIST 106.805
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu

Osmanlı toplum yapısını sarsan iç ve dış etkenler nelerdir?

08.05.2019
82
A+
A-

Kuruluştan 17. yüzyıla kadar uzanan dönemde, Osmanlı toplumunda, mevcut üretim ilişkilerinin niteliğinin batıdan oldukça farklı olduğunu tekrarlayalım. Bu benzemezlik nedeniyle, Osmanlılarda, üretim ilişkileri ile üretim güçleri arasındaki çelişmenin (temel çelişme), sosyal yapıya yansıması da klasik feodal batı toplumlarından değişik bir biçimde olmuştu. Türk toplununum bu döneminde, «toprakta var olan üretim ilişkilerinin niteliğine uygun bir biçimde», iki önemli çelişme göze çarpmaktaydı. Bunlardan birincisi, zaman zaman padişahın yetki verdiği askerilerle reaya arasında gözüken, reaya-padişah çelişmesi (temel çelişme); İkincisi de, sipahi-merkezi otorite çelişmesidir. İşin ilginç yanı, mantıksal olarak, bu iki çelişmeden, reaya-sipahi ya da reaya-padişah çelişmesinin keskinleşmesi beklenirken; aksine, sipahi-merkezi otorite arasındaki uyuşmazlık daha belirgin bir nitelik kazanarak çatışmaya dönüşebilmişti. Başka bir deyişle, temel çelişme bir türlü esas çelişme biçimine dönüşme olanağına kavuşamamıştı. Bunun nedeni açık: üç yüz yıldır artan fiyatlar ve dolayısıyla paranın değer kaybetmesi, sipahilerin gelirlerinin azalması sonucunu doğurmuştu.

Biraz sonra göreceğimiz dış ve iç etkenler nedeniyle, sarayın gereksinimleri de artmış ve o da topraktan daha fazla pay istemek durumunda kalmıştı. Başka şeylerle birlikte tüm bunlar, Osmanlı toprak rejiminin ve giderek toplumun sosyal, ekonomik ve siyasal örgütlerinin ömrünün azaldığının ilk ve önemli belirtileriydi. Osmanlılarda düzenin değişmemesi için sıkı bir devlet denetimi devam ededursun; aynı dönemde batıda, feodal üretimin bağrında doğup gelişen kapitalist ilişkiler, bir dizi değişme ve gelişmeyi de beraberinde getiriyordu. Kapitalist ilişkilerin gelişmesi, bir yandan pazar için üretimi daha da yaygın hale getirirken, diğer yandan belli ellerde önemli paraların birikimine olanak sağlamıştı. Batının geçirmekte olduğu bu köklü dönüşüm, ona bilim ve teknik alanında da belirgin bir ilerleme sağlamış; biriken sermaye, üretim araçlarının iyileştirilmesi amacıyla tekniği zorlamağa başlamıştı. Bilim ve teknikteki gelişmeler, üretim araçlarında ve özellikle deniz taşıt araçlarında önemli yenilikleri beraberinde getirmişti. Bu buluşlar, deniz aşın maceraları da körüklemişti. Yeni yöreler ve yeni deniz ulaşım yollan bulunmuş, batının daha hızlı kapitalistleşmesine olanak sağlayan büyük talanı tam bu dönemde başlamıştı. Batı, insanlık dışı bir tutum ve katliamla, mazlum halkları sömürgeleştirmiş, sömürgelerden ana vatana kıymetli madenler ve hammadde akışı bu yolla sağlanabilmişti. Tüm bu değişme ve gelişmeler, tarihi gelişim süreci içindeki dünya halklarının, yeni bir boyuta ulaşması demekti. Bazı ülkeler, önemli dönüşümlerin eşiğine gelirken, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunu oluşturan halklar, ya sömürgeleşiyor ya da sömürgeleşeceği günleri bekliyordu. Batının yeni ticaret yollan bulmasıyla, doğu ticaret yolu yön değiştirmiş ve bu durum Osmanlılar için, önemli bir gelir kaynağının kaybolmasına neden olmuştu. Altın ve gümüşün Avrupa’yı istilası, Avrupa’da fiyatların hızlı bir biçimde yükselmesine olanak sağlamıştı. Hammadde ve gıda mallarına Avrupalı tüccarların yüksek paralar ödemesi, Türkiye ekonomisini de alt üst ediyordu. Ülkede fiyatların hızlı artışı yalnız halkın değil, devletin durumunu da olumsuz yönde etkilemişti. Yerli sanayi, hammadde sıkıntısından çökmek üzereydi. Batılı sanayicilerin ödedikleri yüksek bedeli, bizde lonca örgütü biçimindeki sanayicinin ödeyebilmesi olanaksızdı. Yeni oluşan bu koşullar karşısında devlet, birtakım tedbirlerle ihracatı kısıtlamak istediyse de, kaçakçılığın artmasından başka bir sonuç elde edilemedi. Bu durumdan da en büyük zararı yine devlet gördü. Kısaca, bir kapıdan altın ülkeye hücum ederken, diğer kapıdan daha fazlasıyla çıkıp gidiyordu. Çünkü ülke pazarlarını batının sınai ürünleri istila etmişti. Bu andaki Türkiye ekonomisi, dışarıya hammadde veren ve karşılığında mamul mal alan geri bir ülke durumuna gelmişti: «… büyük sermaye birikimi sağlayan iş adamlarından ve çağdaş ticaretçi sınıftan yoksun olan, devlet politikası ve görevleri içine bir türlü giremeyen Türkiye ekonomisinin, öyle Ortaçağ gidişatını sürdürdükçe, uluslararası alış-verişte başarılı olması imkansızdı. Buna karşılık, milli endüstrinin değerli ürünlerini, …dış pazarlara alıp gidenler, çoğunlukla, yabancı tüccarlardı… Amerika’nın kıymetli madenleri Avrupa’ya dolup taştıktan sonra ve 1559’a kadar olan sürede, batıdan Türkiye’ye genel olarak mal karşılığı, altın ve gümüş dolmakta, fakat Osmanlı ülkelerinden Doğu’ya giden kıymetli maden miktarı bu gelenlerden çok üstün sayıyı bulmakta idi… Kimi endüstri mallarını, fakat dah çok, kendisine lazım olan hammaddeleri, hatta etlik hayvan ve öteki besin maddelerini (özellikle hububatı) sürekli darlığa rağmen, kıyılarına yanaşan Avrupalı gemicilere satarak sağladığı altın ve gümüşü, yetmedikleri için içerden ekledikleriyle doğu ülkelerine akıtması Türkiye’nin uluslararası ticarette iflas yoluna girdiğini ifade ediyordu.» (M. Akdağ).

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.