Site Rengi

DOLAR 5,6914
EURO 6,2874
ALTIN 275,2
BIST 100.471
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Sağanak Yağışlı

Osmanlı toplum yapısında Batıdakine benzer bir evrimin olmayışı devletin temel yapısındaki gelişmeleri nasıl etkilemişti?

07.05.2019
73
A+
A-

Batıda feodal düzenin çöküşü merkezci ve salt yetkili krallıkları doğurmuş, bunun arkasından da burjuvazinin parlamentolu demokrasi için giriştiği çabalar gelmişti.

Osmanlı İmparatorluğu ise, Avrupa’nın büyükçe bir kısmı henüz Ortaçağ kalıntısı bir feodal düzen içinde yaşarken, daha başlangıçta salt yetkili hükümdarın iradesine dayanan merkezci bir devlet olarak kurulmuştu. Osmanlılardaki “tımar” sistemi, Batıdaki feodalitenin aksine, ülke üzerindeki egemenliğin parçalanması ve padişahla beyler arasında paylaşılması anlamına gelmiyordu.

Batıda feodalitenin çöküşüyle birlikte burjuva sınıfı doğarken, Osmanlı devletinde tımar sisteminin bozulması aynı sonucu yaratmadı. Osmanlı İmparatorluğunun “anavatan” ve “sömürge” ayırımı güden bir sömürgecilik yapamaması, çoğunlukla askerlik alanındaki başarılar ya da başarısızlıklar yoluyla değişen bir yönetici zümrenin tam anlamıyla merkantilist bir politika izleyememesi ve büyük keşiflerin önemli alışveriş yollarını Osmanlı toprakları dışına kaydırması, yer yer parlayan ticaret hayatının sönmesine yol açmış, tam anlamıyla yerli bir Osmanlı burjuvazisinin oluşmasını engellemişti.

Kapitalist nitelikte bir burjuvazinin doğmaması, Osmanlı Devletinin örgütleniş düzenini de etkilemişti. Batıda feodal güç sahipleri ortadan kalkar ve devletler gitgide daha merkezci duruma gelirken, Osmanlı İmparatorluğunda tımar sisteminin çöküşü yer yer “derebeyleri” yaratmakta, halk yığınları eşkiyayla, mültezimle, “ayan” adı verilen taşra eşrafıyla ve zorbalaşan valilerle karşı karşıya kalmaktaydı. Osmanlı Devleti, merkezin otoritesini her yerde duyurabilen bir devlet olmaktan çıkıp yerel nüfuz sahiplerinin önünde boyun eğmeye başlamıştı.

Bu nokta, Türkiye’nin rejim sorunlarını anlamak bakımından çok önemli. On dokuzuncu Yüzyılın başındaki çöküntü durumundan sonra, merkez otoritesinin yeniden kurulması, ülkenin çeşitli yerlerinde yerel zorbaların sultasından zarar gören halk için “kurtuluş” demekti. Oysa aynı çağda, Avrupa’nın bazı devletleri merkez otoritesini sağlamlaştırma dönemini çoktan aşmış ve artık bu otoriteyi sınırlamak ve yazılı kuralların çerçevesi içinde tutmak çabalarına girişmişti. Bugün de temel yapı sorunlarını çözmüş ve yerel sömürme mekanizmalarını ortadan kaldırmış toplumlarda, merkez otoritesinin yavaş yavaş ortadan çekilmesi insanlar için daha geniş bir serbestlik yarattığı halde, yerel sömürme bağlarını tam anlamıyla kıramamış olan ülkelerin bazı köşelerinde merkez otoritesinin varlığı, ezici değil, koruyucu bir unsur olmaktadır.

On dokuzuncu Yüzyılın ikinci yarısında, timar sisteminin çöküşünden sonraki uzun otoritesizlik dönemini henüz atlatmış olan ve yönetim alanındaki reformlar sayesinde yeni bir merkezci devlet sistemine yönelen Osmanlı toplumunda, Meşrutiyet gibi otoriteyi sınırlayıcı bir isteğin halk yığınlarından gelmesi beklenemezdi. Derebeylerine karşı devletin gücüne sarılmak zorunda kalan halk merkezdeki yönetimin zayıflamasını ve parçalanmasını istemiyordu. Nitekim Meşrutiyet hareketi, genel çizgileriyle okumuş bir azınlığın hareketi oldu. Sonradan bunu durdurmak isteyen hükümdar da o azınlığa karşı, halkın desteğini değilse bile, hareketsizliğini ve susuşunu sağlamakta sıkıntı çekmedi. Tıpkı yenileşme hareketleri gibi, Osmanlı devletindeki “demokratikleşme” hareketleri de halkın dışında, hatta halka karşın yürütülen yüzeysel birer çaba olmaktan öteye geçemedi. Batıda ise, burjuvazi, yani toplumdaki tüm ekonomik gücü elinde toplamış olan bütün bir sınıf, parlamentolu demokrasiye ve anayasal bir düzene geçişin başlatıcısı ve yürütücüsü olmuştu.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.