Site Rengi

DOLAR 5,7277
EURO 6,3365
ALTIN 268,7
BIST 106.880
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu

Osmanlı toplum yapısı ile klasik feodal sistem arasında ne fark vardır?

08.05.2019
77
A+
A-

Bugün, Türk toplumunun, «sosyal, ekonomik ve kültürel» açılardan gelişmemişliği konusunda, bir görüş ayrılığı söz konusu değildir. Asıl tartışılan ve de tartışılması gereken nokta, toplumun gelişme olanağının nasıl sağlanacağıdır. Bu tartışma, başka bir tartışmayı da beraberinde getirmektedir: neden geri kaldık? Cumhuriyet Türkiye’sinde, 50 yıldır, bu konuda yazılmış hiçbir eser yoktur ki bu soruya cevap aramasın. Bize göre bu sorunun cevabı, Osmanlı toplum yapısının niteliğinde yatmakta, yani Osmanlı toplumunun kendine özgü niteliği, geri kalmışlığımızı doğuran en önemli etken olmaktadır. Başka türlü söylemek gerekirse, Kuruluştan 17. yüzyıla kadar olan dönemde, Türk toplumunda mevcut üretim ilişkilerinin, batı feodalitesinden farklı oluşu bugünkü durumu doğurmuştur. Bu yargı ile toplumsal dönüşümlerde, iç güçlerin tek etken olduğunu söylemek istemiyoruz. Kuşkusuz, toplumsal değişme ve gelişmelerde dış dinamiğin de olumlu ya da olumsuz yönde etkin olabileceği herkesin bildiği bir gerçektir. Ama asıl söylemek istediğimiz, toplumlardaki değişme ve gelişmelerde esas etkenin toplumların kendi iç dinamikleri olduğudur. Çünkü dış güçlerin etkinliği (olumlu ya da olumsuz), toplumun kendi iç dinamizmine bağlı olarak oluşur. Ayrıca, batıda feodal sistemin dağılmağa yüz tuttuğu dönemde, Türk toplumu için, olumsuz yönde bir dış etken (Osmanlıların sömürgeleşmeleri açısından) söz konusu değildi. İleride görüleceği gibi, daha sonra gelen ve «batılılaşma ya da batılılaşma çabalan» diye tarih kitaplarına geçen ve aslında, batı kapitalizminin Osmanlıları sömürgeleştirmesi olayı da yine Türk toplumunun kendi iç dinamiğinin özgüllüğünden ileri gelmiştir. Başka bir deyişle, Osmanlıların kapitalist üretime geçemeyişleri, sömürge olmalarından değil, ama sömürgeleşmeleri toplumun sosyo-ekonomik yapısının batı feodalitesinden farklı oluşundan ileri gelmiştir. Kuruluştan 17. yüzyıla kadarki dönemde, Türk toplum yapısı ile batı feodalitesi arasındaki ayrılıktan söz ederken, bu dönemde Osmanlılarda üretici güçlerin gelişmişlik seviyesinin batıdan daha geri olduğunu da savunmuyoruz. Üretici güçlerin, batıyla aynı düzeyde ve hatta daha üst düzeyde olduğunu söylemek ve bunu kanıtlamağa çalışmak, bu konuda fazla bir anlam taşımaz. Üretici güçleri aynı gelişmişlik düzeyinde olan iki toplumsal yapı aynı üretim biçimine sahip olmayabilecekleri gibi, üretici güçleri daha gelişmiş olan toplumun, gelişmemiş olandan daha önce devinmesi de gerekmeyebilir. Toplumların değişim ve gelişimlerinde esas etkenin, belli bir üretim düzeyinde, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki, zorunlu olan uyuşum kuralı olduğunu unutmamak gerekir. Yani mevcut üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişmesine ayak bağı olmağa başladı mı, o toplumda ileri dönüşümler gündeme girmiş demektir.. Ama bu dönüşüm anının önce, aynı üretim biçimindeki iki toplumdan, zorunlu olarak, üretici güçleri daha gelişmiş olan toplumda olacağı söylenemez. Osmanlı toplumu ile klasik feodal sistem arasında önemli benzerlikler olduğu görüşü, «savunulan noktalarda», büyük bir gerçek payı taşımaktadır: birincisi, sömürü ilişkileri açısından; reaya-sipahi ve serf-senyör ilişkileri ilk bakışta birbirine benzemektedir. Batıda senyörün el koyduğu artık-ürünü, Osmanlılarda, feodal sistemde olduğu gibi «nakti, ayni ve angarya» biçiminde sipahi ele geçirmekteydi. İkincisi, sipahi de senyör gibi, reaya üzerinde (kuşkusuz, sipahinin yetkileri senyöre oranla daha kısıtlı) yargısal ya da yan yargısal fonksiyonlara sahipti. Üçüncüsü, iş-gücünün toplumda varoluş biçimi; gerek Osmanlılarda ve gerekse batı feodalitesinde doğrudan üreticiler (köylüler) üretim araçlarıyla (toprak) birleşik bir durumda bulunuyorlardı. Her iki sistemde de köylü kendi iradesiyle toprağı terk edemezdi. Sonuncu olarak, gerek tarımsal ve sınai üretim açısından ve gerekse ticaretin gelişmesi açısından 16. yüzyıla kadar Türk toplumu, batı feodalitesinden daha geri değildi. Bütün bunlar, büyük oranda doğru. Ama bu kadar benzerlik bile onun (Osmanlı toplumunun) kapitalist üretim biçimine evrilmesine yetmedi. Onu batı feodalitesinden ayıran önemli bir nokta vardı ki, kapitalist ilişkilerin Osmanlı toplumunda gelişmesini engellemeğe yeterdi ve yetti de. Bu önemli farklılık nedir, onu görelim. Bu farklılık, mülkiyet ve sömürü ilişkileri açısından, artık-ürünün doğrudan üreticilerden alınma biçiminden ileri gelmektedir. Feodal üretim biçiminde, artık-ürünün doğrudan üreticilerden alınış biçimi, «senyörün toprak mülkiyetine dayanan» hakkından doğan ve toprağa bağlı köylülerin yarattıkları artık-ürünün doğrudan doğruya senyör tarafından ele geçirilmesi ile belirlenir. Osmanlı toplumunda ise, toprağın mülkiyeti genel kural olarak devlete aitti. Bu hakka dayanarak, Osmanlılarda artığın doğrudan üreticilerden alınma biçimi, artık -ürünün, (ister merkezi otoriteye gitsin isterse sipahide kalsın) çeşitli vergilerle devlete aktarılması biçiminde belirlenmekteydi. Sipahi devletin memuru niteliğindeydi ve artık-ürünün bir bölümü ve hatta önemli bir bölümü kendisinde kalsa bile bunun karşılığında belli yükümlülükleri vardı. Aslında bu farklılığın, Osmanlı toplumunu batı feodalitesinden ayıran, diğer tüm benzemezlikleri oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü: toplumun değişik ekonomik biçimleri, artık emeğin doğrudan üreticilerden, yani emekçilerden çekip almış biçimine bağlıdır. Artık-ürünü ele geçiren sınıfın niteliği, Osmanlı toplumunda, senyörden oldukça farklıdır. Senyörün, aldığı artığı istediği gibi tasarruf etme ve ayrıca sömürüyü artırma olanakları vardır. Ama bu olanaklar sipahi için söz konusu edilemez: birinci olarak, sipahilerin alacağı vergilerin sayısı ve oram bellidir, bunları azaltmak ya da artırmak yetkisi ve gücü kendisinde yoktur. İkinci olarak, sipahi, aldığı artık-ürünün kendisinde kalan bölümüne karşılık, merkezi otoritenin istediği harcamaları yapmak zorunluğundaydı.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.