Site Rengi

DOLAR 5,6989
EURO 6,3179
ALTIN 269,8
BIST 106.785
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu

Kapitalist ilişkileri geliştirmede özel teşebbüsçü uygulama neler getirmiştir?

08.05.2019
78
A+
A-

Bu dönemin temel niteliği, özel teşebbüsçü uygulamayla, kapitalistleşme sürecini hızlandırmağa çalışmaktır. Bu amaca ulaşabilmek için, gerek sanayi ve gerekse taran kesimlerinde küçümsenemeyecek tedbirler alınmıştır. Bir yandan sanayiciler teşvik edilmiş, diğer yandan da, tarımda kapitalizmin gelişmesine ayak bağı olan önemli engeller ortadan kaldırılmıştır. Daha 1923’te çıkarılan bir kanunla, tarım araçlarının Ziraat Bankası kanalı ile ithali ve üreticiye gümrüksüz olarak dağıtılması kararlaştırılmıştı. Aynı yıl içinde çıkarılan başka bir kanunla, hayvan ithalinin de iki yıl için gümrükten muaf tutulması sağlandı. Bu kararları, tarımsal kredi alanındaki uygulamalar takip etti. Ziraat Bankası kanalı ile verilen tarımsal kredi miktarı, 1924’de 17 milyon lira iken, 1930’larda 36 milyon liraya yükseldi. Tarım kesiminde kapitalistleşmeyi hızlandıracak asıl önemli uygulamalar, 1925’lerde başlar. Bu yıl başlayan kadastro çalışmaları ve 1926’da yürürlüğe giren Medeni Kanun, temel üretim aracı toprakta, mülkiyetin yasal olarak gerçekleşmesine ve giderek toprağın değişim konusu olabilmesine olanak sağlamıştı. Tarımda kapitalistleşme sürecini hızlandıracak temel koşulun toprağın metalaşması olduğu düşünülürse, gerek kadastro çalışmaları ve gerekse Medeni Kanunun, bu amaca hizmet edebilecek uygulamalar olduğu söylenebilir. Tarımda kapitalist ilişkilerin gelişmesini sağlayabilecek bir diğer uygulama da, devlet gelirlerinin büyükçe bir bölümünü oluşturan Aşar’ın kaldırılmasıdır. Kanımızca, ayni olarak alınmakta olan Aşar Vergisinin kaldırılması, iki nedenle kapitalizmi geliştirecek niteliktedir. Birincisi, bundan böyle, küçük üretici devlete ayni olarak ödediği artığı, pazarda satabilecekti. İkincisi ise, ayni vergi kaldırılınca yerine nakti olarak ödenmesi zorunlu bir arazi vergisi konmuştu. Bu karar, özellikle büyük üreticileri, pazar için üretime zorlayan bir nitelik taşımaktaydı. Çünkü üretici ayni olarak devlete ödemek zorunluğunda olduğu artığı, nakti olarak ödemek durumundaydı. Tüm bunlar, tarımsal ürünlerin bir bölümünün daha pazarlarda işlem görmesini sağlamış ve giderek parasal ekonomi ülkede önem kazanmaya başlamıştır. Kapitalizmin gelişmesine olanak sağlayabilecek, tarım dışı önemli bir girişim, İş Bankası’nın kurulmasıdır.

Hükümetin direktifi ya da en azından himayesinde Celal Bayar’ın kurduğu bu banka, 1.000.000 TL.’lık nominal bir sermayeye sahipti. Çoğu tüccarların iştirakiyle A.O.’ lık biçiminde kurulan bankadan beklenilen; küçük birikimleri toplamak, teşvik etmek, artırmak ve bu kanalla yerli sanayii finanse etmektir. Bu dönemin temel niteliğini gösteren en önemli olay, 1927 yılında çıkarılan Sanayi Teşvik Kanunudur, ilgili kanun sanayi teşebbüslerine oldukça geniş bir himaye, teşvik ve muafiyet unsurları sağlamakta idi. Bu kanuna göre, devlet, özel kişilerin fabrika kurmaları için gerekli araziyi ücretsiz olarak verebilecekti. Ayrıca, gerek gelir ve gerekse gümrük vergisi açısından sanayicilere akçalı indirimler tanınmakta, üretim değerinin %10’nuna kadar prim verilebilmekteydi. Bunların yanında, haberleşme ve ulaştırma hizmetleri de sanayicilere, ya parasız ya da çok ucuza sunulabilecekti.

Dönemin özel teşebbüsçü niteliğini gösteren bir diğer olay: devlet elinde bulunan işletmelerin adeta bir yük telakki edilmesi ve bu nedenle bunların ya özel teşebbüse devredilmesi ya da özel şahısların iştirakinin sağlanması bir amaç olarak kabul edilmişti. Bu dönemde, zaman zaman yabancı sermayeye de davet çıkmış ve yalnızca onlardan Türk kanunlarına uymaları istenmişti. Gerek özel kişilere ve gerekse yabancı sermayeye çıkarılan bu davetlere ve akçalı indirimlere rağmen, bu dönemde, sanayileşme ve giderek ülkede kapitalist ilişkilerin gelişmesi açısından önemli mesafelerin alındığı söylenemez. Tüm bu uğraşlara rağmen, toplumda kapitalist gelişmenin sınırlı kalması, devletin ekonomik eylemlerinin daha belirgin bir nitelik almasını doğuran nedenlerden biri olacaktır.

1932 yılından sonra, Türkiye’nin ekonomik politikasında belirgin bir değişme ile «devletçilik» denilen yeni bir dönem başlamış oluyordu. Sekiz yıl kadar süren bu dönemin temel niteliği, kapitalistleşme sürecini hızlandırmak için, kamunun ekonomik eylemlerinin yüksek bir düzeye ulaşmasıdır. On yılı aşkın bir süre denenen özel teşebbüsçü girişimin nedenleri birden fazladır. Bu nedenlerden biri ya da birkaçı kendi başına, devletçilik uygulamasına geçişi anlatmada yeterli gözükmemektedir. Ama nedenler anlatıldığı zaman görülecektir ki, bunlardan bazıları oldukça önemlidir. Ayrıca, yine görülecektir ki, bu dönüşüm yani liberal bir ekonomi politikasından devlet müdahaleciliğine geçiş, belli bir sistemden diğer bir sisteme geçiş değildir. Tam aksine, belli bir sistemi ayakta tutmaya ve daha doğrusu sistemi geliştirmeye yönelik tutum ve davranışlar bütünüdür. Ülkenin ekonomik hayatına, devletin etkin bir şekilde müdahalesini gerektiren nedenlerden birisi, 1929 buhranının Türkiye üzerindeki etkisidir. 29’larda kapitalist blok, sistemin en büyük bunalımlarından birine tanık olmaktaydı. Bunalım, kapitalist üretimin kendi yapısının niteliğinden ileri gelmişti. Çünkü kapitalist üretimde üretilen ürünlerin satılabilmesi sorunu, belli bir noktadan sonra önem kazanır. Doğrudan üreticiler, kendi ürettikleri ürünü satın alacak güçten yoksun bırakılınca, kapitalist ekonomilerde bir talep yetersizliği ve giderek kronik üretim eksikliği ortaya çıkar. Bu durum, üretilen ürünlerin satılamaması ve dolayısıyla ele geçen artığın gerçekleştirilememesi demektir. Üretilen ürünler parasal olarak ele geçmeyince, ürün olarak ele geçen artık-değer somut olarak gerçekleşmiş olmaz. Artık-değerin gerçekleşmesi başka bir şey, yaratılması başka bir şeydir. Çünkü doğrudan sömürünün koşullarıyla onu gerçekleştirmenin koşullan birbirine özdeş değildir. Kapitalist dünyada meydana gelen bu büyük buhran, aynı bloktaki bütün ülkeleri etkisi altına almıştı. Bunalımın Türkiye’ye olan etkisi, daha çok dış ticaret yoluyla gelmişti. Türk parası önemli oranda değer kaybına uğrayınca, tarımsal ürünlerin fiyatında büyük düşmeler olmuştu. Bu durum, hem büyük toprak sahiplerinin ve hem de devletin gelirlerinin olumsuz yönde etkilenmesi demekti. Ayrıca aynı yılda, Osmanlı borçlarının ilk taksidinin ödenmeye başlaması, buhranın etkisini daha da körüklemişti. Çünkü yıllık taksitler, devlet bütçesinin % 10’undan daha büyük bir sayıya ulaşmaktaydı. Durum bu olunca, devlet ekonomik hayata fiyat ve gümrük politikası yoluyla ilk müdahalesini yapmak zorunluğunda kalacaktı. Kamu ekonomik eylemlerinin yüksek bir düzeye ulaşmasını gerektiren diğer önemli bir etken de, dünya kapitalist sistemini sarsan büyük buhrandan Sovyet ekonomisinin fazla etkilenmemiş olmasıdır. Sovyet ekonomisinde, bu yıllarda bir bunalımdan söz etmek bir yana, ilk beş yıllık planla ekonominin belirgin bir gelişme içinde olduğu haberleri, Türkiye’de de duyulmuştu. Türk toplumunda ilk planlama girişiminin, bilimsel anlamda bir plan niteliği taşımasa bile «beş yıllık plan» adını alması ancak Sovyet etkisiyle açıklanabilir. Bu yargının doğruluğunu kanıtlayan önemli bir olay da, Türkiye’de devletçiliğin batı kapitalizmine karşı kadrocu yorumunun bu denemde başlamış olmasıdır. Denildi ki, Türk devletçiliği, batıda kapitalist sınıfa dayanan burjuva devletçiliği değildir. Bunun işçi sınıfına dayanan komünist bir devletçilik olmadığı da eklenerek, bizim uygulamamızın bütün geri kalmış dünya uluslarına örnek olabilecek, hiç bir sınıfa dayanmayan bir milli devletçilik olduğu defalarca anlatıldı ve yazıldı. Devletin niteliğinin bu denli saptırılabilmesinde ve giderek Türk toplumunun tarihsel gelişiminin metalaştırılmasında, kadrocu ekibin payının azımsanamayacağım bir kere de biz söyleyelim. Y. Küçük’ün söylediği gibi, Türkiye’nin ekonomik yapısını anlamada iki önemli yanlışlığın birincisi, Türkiye düzeninin tarihten ve İkincisi de teknolojiden soyutlanmasıdır. Bu çarpıtmada en büyük katkı kadrocuların olunca, başka bir soruda bu konuyu biraz daha açıklığa çıkarmak gerekir. Devletin ekonomik hayata müdahalesini gerektiren bir diğer önemli neden de, 1923-1931 yıllan arasındaki özel teşebbüsçü uygulamanın, beklenilen sonuçlan vermede yetersiz kalışıdır. Bu dönemde tüm devlet yardımlarına rağmen, özel teşebbüsün iyi bir imtihan verdiği söylenemez. Özel girişimlere tanınan ayrıcalıklara rağmen, ülkede ticaret sermayesinin sanayi sermayesine dönüşmesi sağlanamamış ve önemli sayılabilecek bir sanayi yatırımı gerçekleştirilememişti. Ayrıca, Serbest Fırka denemesi de, Kurtuluş Savaşının yönetici kadrosunu, daha ciddi olarak ekonomik sorunlarla ilgilenmeye yöneltmiş olabilir. Devletin ekonomik hayata müdahalesini gerektiren bir diğer etken de, müdahale olanaklarının ancak 1929’larda elde edilebilmesidir. Bilindiği gibi, 1923’lerde istense de kamunun ekonomik eylemlere girebilmesi hemen hemen olanaksızdır. Çünkü Lozan anlaşmasının bazı hükümleri, devletin etkin bir gümrük politikası uygulamasına izin vermemekteydi. Bu durum, bir yanıyla milli sanayiin kurulmasına önemli bir engel olurken, diğer yanıyla da devleti büyük bir gelir kaynağından yoksun bırakmaktaydı. 1929 yılında Lozan’ın bu engelleyici hükmü ortadan kalkınca, devlet ekonomik hayata etkin müdahale olanağına kavuşmuş oluyordu.

1932-1939 yılları arasında, kamunun ekonomik eylemlerinin, ekonomik hayat üzerindeki etkinliği, dönem boyunca düzenli bir seyir takip etmemiştir. Bunun en önemli nedeni, çeşitli sosyal grupların siyasal iktidar üzerindeki baskılandın Kısa dönemde, egemen güçleri tedirgin edebilecek uygulamalara gidilmiş ise de, uzun dönemde özel teşebbüsün isteklerine boyun eğilmiştir. İlgili dönemde, yabancı özel teşebbüslere ve ayrıcalıklı şirketlere karşı devletin tutumu oldukça istikrar göstermiştir. Madencilik kesimindeki yabancı işletmeler ve yabancı şirketlerin hisseleri satın alınarak millileştirmeye gidilmişti. Yabancı şirketlere ait tekeller ve İstanbul’da yabancı şirketlerin yürüttüğü beledi hizmetler de millileştirilmişti. 1932 yılında arka arkaya çıkarılan ve kamunun ekonomik hayata etkinliğini hızla artıran kanunlar, özel teşebbüs üzerinde ürkütücü ve hatta iş hayatını paniğe uğratıcı bir nitelik kazanmıştı. Bu uygulamalara karşı, iş çevrelerinden büyük bir muhalefet gelmiş ve nereye gidildiği sorulmağa başlanmıştı, özel teşebbüsten gelen bu karşı çıkışın, Büyük Millet Meclisine de yansıdığına tanık olmaktayız. Kamunun ekonomik hayata müdahalesini öngören kanunlar Mecliste görüşülürken, ilgili kanunlar büyük bir tepki görmüş ve hükümet ağır tenkitlere uğramıştı. İzmir milletvekili Kitapçı Hüsnü Bey, devletçiliğe karşı çıkarak şöyle diyordu: «Devlet tekellerine gerek yoktur. Hayatlarını bu işe veren yurttaşlar yeni bir işi nasıl tutabileceklerdir? Ya paralarını bankaya yatıracaklar ya da apartman satın alacaklardır. Bundan da ülkenin döner sermayesi zarar görecektir. Hükümet ne zaman isterse elimizdeki işi alabilmek gücüne sahiptir.

Bundan sonra yeni yeni teşebbüsler yapmağa kendilerinde kudret bulabilirler mi?» Ayrıca, sözü edilen kanunların, Türkiye ekonomisini kollektivist bir uygulamaya iteceği dahi söylenmişti. Bağımsız milletvekili Halil Bey, bu konuda oldukça ilginç konuşmaktadır: «Halk partisinin programındaki esaslara tecavüz edildiğini görüyorum. Ben de atatistim. Fakat sizler ekonomik zorunluluk olmaksızın müdahaleye gidiyorsunuz. Bunda tehlike görüyorum. Üretime devletin müdahalesi bölümüne gelince iş kollektivizasyona gider. Bu müdahalenin nerede durdurulacağı bilinmediği için, ülkede iş aleminde büyük bir güvensizliğin ortaya çıkması doğaldır. Zorunluk varsa, devletin fabrika kurmak suretiyle değil, özel sermayelere müzaharet etmek şartı ile kabul edebiliriz.» Bu tepkiler karşılıksız kalmadı. İş Bankasının kurucusu ve ticaret burjuvazisinin en yakın kişisi Celal Bayar 1932 eylülünde Ticaret Bakanlığına getirildi. Bu tutum, gelişen kapitalist unsurların yüreğine su serpmişti: «Sümerbank kanunu dolayısıyla demiştim ki, devletin ekonomik gidişi hakkında iş aleminde kuşku vardır ve bu durum sermayeyi kaçırmaktadır. Tedbir almak gerekmektedir. Ondan sonra Celal Bey ekonomi bakanlığına geldiler. Kendileri iş aleminde önder olan büyük bir işletmenin direksiyonunda bulundukları için zannediyorum ki, bu kuşku hakkında bilgi sahibi oldukları için ilk hedefte onu bertaraf etmek ve memlekette emniyet ve istikran tesis etmeğe çalıştılar. Ferdi teşebbüsleri yavaş yavaş İktisadi sahadan kovarak bütün memleketin ekonomik faaliyetlerinde devletçiliğe giden aşın devletçilikle münasebetimiz yoktur buyurdular. Nazilli’de nutuklarında —burada büyük bir mensucat fabrikası kuracağız. Sizin sermayeniz, yeterli olmadığı için bunu devlet yapacak. Sizin sermayeniz devletin yardımı İle büyüdükten sonra devletin bu sahadaki işlerini yavaş yavaş size bırakacağız — demişlerdir…» (bağımsız Halil Bey. Altlarını ben çizdim Ö.Ö.). 1932-1939 döneminde, Türkiye’nin ekonomik politikası üstüne en etkin kişinin Celal Bayar olduğu söylenebilir. Devletçiliğin şekillenip geliştiği bu dönemin hemen tamamında, Celal Bayar ya ekonomi Bakanı ya da Başbakan olarak görev almıştı. Gerçekte ise Bayar, devletçiliğin bu dönemde aldığı biçim üzerinde kişisel damgasını vurmakla birlikte, bu çabalar kamu ekonomik eylemlerinin aşın bir nitelik alması yönünde değil, aksine aşın müdahaleciliğe yönelişlerin frenlenmesi yönünde etkin olmuştur. Bu dönemde, özel teşebbüse karşı oldukça sert davranışlarda bulunmaktan yana olan yöneticilerden bir bölümü etkisiz hale getirilmiş, daha da ileri gidildiğinde yönetimden iyice uzaklaştırılmıştır. Sözü edilen bu dönem içinde, ekonomik sorunların çözümlenmesinde, siyasal iktidar üzerinde en etken sosyal grubun çiftçiler olduğu görülmektedir. Doğaldır ki, bu gruptan büyük toprak sahiplerini anlamak gerekir. Genellikle pazar için üretim yapan bu kişilerin, aynı zamanda, yörelerindeki tüccar sınıfını oluşturdukları hatırlanmalıdır. Bunların çıkarları ile diğer sosyal sınıfların çıkarları arasında bir çatışma söz konusu olduğu zaman, çözüm yolu genellikle bu ekibin isteği doğrultusunda olmaktaydı. Bu dönemde, özellikle sınai bitkiler üreten tarımcıların ürünlerinin fiyatları desteklenmiş ve buhranın fiyatlar üzerindeki olumsuz etkisi belirli bir ölçüde önlenmiştir. Büyük toprak sahiplerinin kuvvetli bir çıkar grubunun da tüccar, özellikle ithalatçı ve ihracatçılar olduğu anlaşılmaktadır. Bu grubun bazı davranışları şikayet konusu edilmiş olmakla birlikte, bunları kesin bir denetim içine sokan tedbirlerin de bir türlü alamadığı görülmektedir.

Sanayiciler ve diğer teşebbüs gruplan ise, çıkarlan devletçilikten en fazla zarar gören kimseler görüntüsündeydi. Sınai tesislerin kuruluş yerleri, kuruluş koşullan, maliyet ve toptan satış fiyatlan sıkı bir devlet denetimine tutulmuş; madencilik ve deniz ulaşımında doğrudan doğruya devletleştirmelere gidilmiş; birçok durumlarda devlet girişimleri özel teşebbüs aleyhine genişlemişti. Gerçekte de özel sanayiciler, madenciler ve diğer müteşebbisler (örneğin armatörler) bu dönemin oldukça cılız sosyal gruplarındandı. İşçi ve ırgat gibi çalışan sınıfların çıkarlarını Meclis içinde ve hatta Meclis dışında sistemli bir biçimde savunan gruplar bu dönemde pek gözükmemektedir. Bu durumu fazla yadırgamamak gerekir. Kapitalist ilişkilerin henüz emekleme çağında olduğu bir ülkede, örgütsüz olan emekçilerin, etkin bir mücadele örneği verememesi doğal karşılanmalıdır.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.