Site Rengi

DOLAR 5,8086
EURO 6,4279
ALTIN 272,8
BIST 108.786
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Az Bulutlu

Devletçilik uygulaması sınıfsal açıdan nasıl yorumlanabilir?

08.05.2019
115
A+
A-

1930’larda başlayan ve 10 yıla yakın bir süre devam eden devletçilik uygulamasının, Türkiye tarihinde özel bir yeri ve önemi vardır. Günümüzün önemli sanayi kuruluşları dahi, o günün izlerini taşır. Bunları biliyoruz. Yalnız, pek çok kimsenin hala görmek istemediği bir gerçek var ortada: Türk devletçiliğinin, devlet kapitalizminden başka bir şey olmadığı olgusu. Bu olgu hep çarpıtılmış ve Türk devletinin dünyada bir eşi daha bulunmaz bir niteliğe sahip olduğu, binlerce kere söylenmiş ve yazılmıştır. İleri sürülmüştür ki, batılı devlet burjuva sınıfına dayalıdır ve bundan ötürü kapitalist bir nitelik taşır. Rusya’daki komünist devlet, işçi sınıfına dayanır. Bizim devletimiz, ne kapitalist ve ne de sosyalisttir; Çünkü hiçbir sınıfa dayanmaz; esasen bizde sınıflar dahi oluşmamıştır. Bu görüş ve yorumların benzerleri, 1970’ler Türkiye’sinde bile görülmektedir: «Yeni parti kurulacaktır. Atatürk sevgisini millete götürecekler bu uğurda hizmet aşkı ile beraber çalışacaklarla, parti kurulacaktır. Karma ekonomiye dayanarak, hürriyet içinde hızlı kalkınmayı öngörecek, sosyal adalet ve sosyal güvenliğe dayalı milliyetçi, sınıfsız, imtiyazsız, eşit haklara, eşit fırsata değer veren kuruluşu gerçekleştirmeğe kararlıyız.» (K. Satır, altlarını ben çizdim. Ö.Ö.). Gerçeğin bu olmadığını ortaya koyabilmek için, kamunun ekonomik eylemlerinin yüksek bir düzeye ulaştığı dönemde devletin, toplumun çeşitli sınıf ve tabakaları karşısındaki tutum ve davranışlarına göz atmamız gerekir. 1930 ve onu takip eden yıllarda, devletin, tüccar ve sanayiciler karşısında kesin bir tutum ve davranış içinde olduğu söylenemez: Bir yandan, devrin iktisat vekili; «Burada… büyük bir fabrika kuracağız, sizin sermayeniz devletin müzahareti ile büyüdükten sonra, devletin bu sahadaki işlerini yavaş yavaş size bırakacağız…» derken; diğer yandan da, ilgili dönemde, gerek ticaretle uğraşanları ve gerekse sanayicileri ürküten müdahaleci kanunlar çıkarılabilmiştir. 1932 yılında çıkarılan bir kanunla, çay, şeker ve kahve ithalatının devlet eliyle yürütüleceği kabul edilmişti. Büyük bir muhalefetle karşılaşan bu kanuna, komisyon bir madde ekleyerek, «aynı amacın, ithalatçı tacirler tarafından sağlanabileceği görülürse, tüccarların da bu uğurda kullanılabilecekleri» kabul edilmişti. Ayrıca, 1936 yılında çıkarılan bir kanunla, ihracatçılık yapabilmek bazı koşullarla sınırlandırılıyordu. İlgili kanunun getirdiği yenilik, bir yandan ihracatın ruhsata tabi olmasını öngörürken; diğer yandan da, ihracat yapacak tüccarın, hileli bir iflas durumu geçirmemiş olmasını öneriyordu. Kanımızca, bu uygulama ile büyük ticaret burjuvazisi korunmak istenmiştir. 1936 yılında çıkarılan bir kanunla, sanayi mallarının maliyet ve satış fiyatlarının saptarıması ve denetlenmesi yetkisi, sanayi bakanlığına verilmiştir. Sanayi burjuvazisi hayli cılız olmasına rağmen, bu kanun, Mecliste büyük tartışmalara yol açmıştır. Mecliste, fiyat tespitindeki amacın, yalnızca, sanayi ürünleri fiyatlarının düşük tutulması mı olduğu sorulmuş; ilgililer, gerektiğinde fiyatların belli bir düzeyin altına düşmesini de engellemek istediklerini belirtmişlerdir. Ticaret ve sanayicilerle ilgili tutum ve davranışlarda, belli kararsızlıklar söz konusu olurken, çiftçilerle ve özellikle büyük toprak sahipleriyle ilgili uygulamalar kesin ve tutarlıdır. Bu dönemde çıkarılan bir kanunla, buğday fiyatlarının korunması amaçlanmış ve Ziraat Bankasına, bu girişiminden ötürü, bir milyon liralık zararın devlet tarafından ödeneceği kabul edilmişti. Topraksız ve az topraklı köylülerin, küçük miktarlardaki dolaysız vergileri dahi ödemekte güçlük çektiği düşünülürse, bu uygulamanın yalnızca büyük toprak sahiplerine yaradığı söylenebilir. Esasen bu dönemde, küçük üreticilerin pazarla büyük bir ilişkisi olduğu söylenemez; ürettikleri tahılın önemli bir bölümünü kendileri tüketmekte, geri kalanı ise tefeci sermayesine çarpılmaktadır. Tüccar ve tefecilerin, küçük üreticileri aşın derecede sömürmesi büyük şikayet konusu olmuş ve konuya ilişkin, tatbik kabiliyeti olmayan (ödünç para verme işleri kanunu), bir kanun dahi çıkarılmıştı. Büyük toprak sahiplerinin korunduğunu kanıtlayan en iyi gösterge, tahıla ilişkin üretim rakamlarıdır: Tahıl üretimi, 1925 yılında 3.5 milyon ton iken; 1939 yılında, iki katından daha fazla artarak, 8.2 milyon tona yükselebilmiştir. Oysa aynı tahıl üretimi 1950 yılında dahi, 7.8 milyon ton olabilmiş idi. Şimdi bu noktada bir soru sorulmalıdır: Bugünkü önemli işletmelerin dahi izlerini taşıdığı, sanayi kuruluşlarına yatırılan paralar ve de büyük toprak sahiplerine aktarılan fonlar, toplumun o döneminde, hangi sınıflardan ele geçirilebilmiştir? Bunu anlamak için, devlet gelirlerinin büyük bir bölümünü oluşturan vergilerin niteliğine bakmak yeter de artar bile. 1923 yılında 46.3 milyon lira olan dolaysız vergiler, 1939 yılında 43.7 milyon liraya düşerken; genellikle fakir tabakanın sırtından alınan dolaylı vergiler, 1923 yılında 25.9 milyon lira iken, beş katından daha fazla bir artışla 1939 yılında 140.6 milyon liraya yükselmiştir. Devletin ekonomik eylemlerinin yüksek bir düzeye ulaştığı bu dönemde, kamunun işçi sınıfı karşısındaki tutumu da, sistemin niteliğine tam bir uyuşum göstermekteydi. Emekçilerle ilgili, iş Kanunu defalarca gündeme girmiş, geri alınmış ve nihayet 1936 yılında yürürlüğe girmiştir. Adı iş Kanunu olan bu yasa, işçiye grev, toplu sözleşme ve asgari ücrete ilişkin hiçbir şey getirmezken, 13 saatlik çalışmayı öngörebilmiştir. İlgili kanunun hazırlanmasında, Faşist İtalyan Kanunundan büyük ölçüde yararlanıldığını söyleyerek konuyu tamamlayalım.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.